3 Eylül 2008 Çarşamba

Sevinçli ve Üzüntülü O Anlarımız

--Ahmet Duran Tamer--

Bazı anlar vardır yaşamımızda. Mihenk taşı niteliğine bürünebilir o anlar bizim için. Uç seviyelerdir o anlar. Ya iyi eğlenceli gırgır, şamatanın ayyukaya vardığı, gülücüklerin eksik olmadığı stres attığımız o mutlu ve sevinçli anlarımız ya da her şeyin kötü gittiği domino taşları gibi bir aksiliği diğer bir aksiliğin takip ettiği ve sonucunda kederlenerek mutluluk hasreti çektiğimiz, ufak bir sigara dumanın rahatlığına bile özlem duyduğumuz, keşke şu an da bir an önce geçsin gitsin diye içten içe sızlandığımız, ağlamamak için kendimizi sıktığımız ancak içimize attığımız, üzüntümüzden dolayı içimizin kasvetlendiği, kap katı olan kalbimizden dolayı gözümüzün yapılan iyilikleri bile kötülük olarak algıladığı, çevreye nefretle ve kinle baktığımız anlardır onlar. Bu anlar, insanın kendi iç dünyasının dış dünyasında büyük değişimler ve dönüşümler yaşatacağı anlardır.

Bazen güzel diye nitelendirdiğimiz birçok karar, ilerleyen süreçte aslında keşke olmasaydı, başlamasaydı dediğimiz birçok anı beraberinde getirebilir. O anları yaşadıktan sonra birçok kez “keşke” ile yetiniriz sadece. Âşık olduktan sonra ayrılmak, intikam hırsıyla bürünmüş olan kalbin elindeki silahıyla intikamını aldıktan sonra yaşamış olduğu anlar gibidir bu durumlar. Aşığın ayrıldıktan sonraki hali keşke tanımasaydım seni olur, intikam alan katilin ağzındaki kelimeler ise kadere isyan türkülerinin terennümlerinden ve pişmanlık türkülerinden başka bir şey olmaz mahpus damlarında.

Daha bunlar gibi binlerce belki de milyonlarca an geçiririz. Bu anlarda yapılması gereken en önemli ve en gerekli duruş ve davranışın itidalli, ihtiyatlı ve sabırlı davranmak gerektiğini yeni alternatifler oluşturmamız gerektiğini çoğu kez unuturuz üzüntünün ve mutluluğun sunmuş olduğu ortamlardan dolayı.

Siyasal, sosyal ve ekonomik hayatımızda yaşadığımız o gergin, ciddi, zorlu; mutlu, sevinçli ve coşkulu anlardan işte ancak o zaman kurtuluruz tam manasıyla. Yoksa üzülüp kendimizi bir kenara atmak ve umutsuzca bekleyip hayata küsmek veya mutluluğun ve coşkunun ruhuyla galeyana gelip düşüncesizce, fütursuzca işlere girişmek size hiç bir şey kazandırmaz, tam tersine daha çok kaybettirir. Bunun için Nietche her ne kadar ümidin kötülüğünden bahsetse de ümitle birlikte rasyonel planlar yapmak ve istikrarlı bir şekilde bunları hayatımıza idame ettirmek bizlerin hayatımızı yeniden başlatmamıza sebebiyet verebilir en ümitsiz anlarımızda.

Aynı şekilde coşkulandığımız, halk tabiriyle gaza geldiğimiz o mutlu anlardaki sevinçleri de abartarak geçmişin yanlışlarını ve o anın geleceğimize olabilecek olası etkilerini aklımızdan çıkartmamamız gerektiği düşüncesi yüreğimizin ve aklımızın korunaklı bir yerinde ömür boyu kalmalıdır.

Nietche “ümit en son kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır” diyor, belki kendince haklıdır. Çok defa ümitle baktığı meseleden en derin hayal kırıklığıyla döndüğü anlar hayatında çok yaşanmış olabilir. Ancak insanoğlu ümitlerini de bir kenara atarsa o en bitmiş anında perişanlığın sillesini omuzlarından nasıl atacak. Bu durum onu nehre düşmüş kuru bir yaprak misaline getirmez mi? Belki de kaderin çizgisine ve adaletine kendisini teslim etmiş ruhların yaşamları için bu gerekiyor. Yapsak da etsek de her şeyi “O” belirliyor düşüncesinin tam bir yaşantısal halini yaşamak yani. Kısacası teslim olmaktır bu yaşantı.

Ne yapmak gerekiyor mülahazasını yapmak yerine karşısına çıkan aksiliklere boyun eğmek mi lazım? Burada sıkışır kalır işte insanoğlu. Kimisi paydos der bırakır yaşamı, kötülüğe sapar ve intihara kadar gidebilir belki de. Kimisi de “beni öldürmeyen darbe bana güç verir der” tekrar asılır hayatın zorluklarına tüm kuvveti ve samimiyetiyle.

İşte böyledir yaşam üzüntüsü ve mutluğuyla. Önemli olan en hassas dönemlerden en az kayıpla kurtuluşa ulaşmaktır.
Saygılarımla.

Hiç yorum yok: